15. Bölüm

Misafirler gelmiş, sohbete başlamışlardı. Hatice üzücü olaydan söze başladı: Kimi insanlar; “İnsan dünyaya bir kez gelir. Bunun için keyfimize bakıp yaşamamız gerek” diye düşünmesine rağmen yine dünyevi bazı sebeplerle kendi elleriyle bile bazen hayatlarına son verebiliyorlar. Demek ki dünya onların düşündükleri gibi bir yer değildir, “dünyaya bir kez geldik, keyfimize bakalım” diyenler, kendilerini kandırmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Şeytan onları aldatmış, düşmanlığı gereği onları yoldan saptırarak cehennem arkadaşı yapmıştır. Allah, şeytanı kovduğu zaman şeytan; “Bana diriliş gününe kadar mühlet ver. Andolsun ki insanların çoğunu şükreder bulamayacaksın. Onları saptıracağım, ancak sana ihlasla bağlanmış kulların hariç” diyerek insanları saptıracağını söylemiştir. Bunu da değişik yollarla yapıyor. Bunlardan biri de bu söylediğimiz şekildedir. Ancak muhlisler hariç. Bu gün biraz ihlastan konuşup sonra diğer işlerimizi yapmaya çalışırız diyerek küçük bir sohbete başladı Hatice.

-İhlasın kelime anlamı has kılma, özelleştirme, özgü kılmadır. İslam’daki anlamını ise Allah, Beyyine suresi beşinci ayette açıklıyor: “Onlar, dini yalnız Allah’a has kılarak, ona kulluk etmekle emrolundular” ve Zümer suresi üçüncü ayette: “Dikkat edin, halis din Allah’ın dinidir.” Allah resulü de bir hadisinde; “Amelin halis olsun, azı da sana yeter” buyurmaktadır.

Dini Allah’a has kılma, başka hiçbir şey gözetmeme, yapılan amellerin -ki bunun içine namaz kılmak girdiği gibi tatlı güzel bir söz de girer, cihad girdiği gibi sadaka vermek de girer- yapılan tüm işlerin sadece ve sadece Allah’ın rızasını gözeterek yapmaktır.

Hazreti Ali’nin şu meşhur hadisesi bizler için ihlas konusunda hep hatırlanması gereken bir olaydır. Hazreti Ali bir müşriki öldürmek için göğsüne çıkar. O an müşrik Hazreti Ali’nin yüzüne tükürür. Bunun üzerine Hazreti Ali ayağa kalkar ve öldürmekten vazgeçer. “Niçin öldürmedin beni” diye soran müşrike; “Ben seni Allah için öldürecektim. Oysa sen yüzüme tükürünce hiddetlendim. Bu hiddetim niyetimin içine nefsimi de katmış olabilir. Bunun için seni öldürmedim” der. Hazreti Ali’nin bu halisane tavrı karşısında o müşrik de Müslüman olur. Bu tarihi olay dini Allah’a has kılmayı çok net ve yaşanmış bir olay olması hasebiyle şüphe götürmez bir şekilde açıklıyor.

Amel az bile olsa, içinde gösteriş, riya, nefsi heva ve heves, makam sevgisi, mal edinme hesabı gibi şeyler olmadığında çok işlenip de Allah rızası dışında bazı şeyler gözetilmesinden daha hayırlıdır. Allah için halis bir saat Cihad edenin o cihadı onun hem dünyadaki hem de ahiretteki kurtuluş ve saadetine sebep olabilir.

İhlas o kadar ince bir meseledir ki bazen bir işe ihlas ile başlanır ama sonu ihlas ile olmaz. İhlas ile yapılan amellerin neticeleri ölüm anına kadar devam eder. İhlası muhafaza etmek gerekir. Muhafaza edilmediği zaman başta ihlasla bile olsa sonu olmadığından o amel ihlaslı olmaz. Nasıl ki Allah-u Teala; “Ey iman edenler, sadakalarınızı başa kakmak (minnet etmek) suretiyle boşa çıkarmayın” buyuruyor. Bir insan bir sadakayı Allah rızası için vermiş olabilir. Ama sonra sadaka verdiği şahıstan kötülük gördüğünde; “Görüyor musun, ben ona şöyle şöyle iyilikte bulundum o ise karşılığında bana ne yapıyor?” diyerek minnet eder ve ihlası bozulur. İhlas; her halükarda ameli Allah’a has kılma, başlangıçta, ortada ve sonda az ya da çok olması değil, halis, Allah rızası için olmalıdır. Allah bizleri o kullarından eylesin.

-Amin.

Hatice sohbetin bitmesiyle hafta içinde yapacakları programı düzenlemek için;

-Bu hafta içinde yapacaklarımızı da istiyorsanız bir programlayalım, dedi.

-Güzel olur. İstiyorsanız ben önerilerimi söyleyeyim, diyerek söze başladı. Zehra;

-Benim ziyaret etmem gereken üç aile var. Bunlar benim özel ilgilendiklerimdirler. Bunun dışında hasta bir akrabam var, onu da ziyaret etmeye çalışacağım, dedi.

-Benim de….. sıralamaya başladı tek tek Sümeyye.

-Benim ziyaretlerim şu an yok, ilgilendiklerim var. Ama henüz düzenli ziyarete başlamış değilim, diyerek durumunu belirtti Sultan.

Mevlüde de durumu izah etmeye başladı.

Herkes durumunu izah ettikten sonra Hatice; “Bizler tüm bu ziyaretlerimizi en iyi şekilde yapmaya çalışacağız. Bunun yanında hasta ziyaretlerine en az üç kişi gidersek daha iyi olur. Arkadaşımızın akrabası bizim de akrabamız sayılır. Hasta ziyaretlerinde Allah’ın nimetleri, onlara şükretme, maruz kalınan hastalığa şükredip mükafatını Allah’tan dileme gibi konular kısa olarak anlatılsa ziyaret daha bir etkili olur. Çünkü hasta ziyareti kısa olur. Bunun dışında durumu uygun olanların evlerine de iki-üç kişi beraber gidersek daha faydalı olur” dedi.

Ayrıca bu hafta cami komşularımızı ziyaret etmeye çalışacağız. Çocukları camiye gelen ailelerin çocuklarının durumunu onlara anlatacağız. İslam’dan ve onunla amel etmenin gerekliliğinden söz edip sohbet ederek çocuklarının evde de İslami terbiyeleri üzerinde durmaları konusunda onlara telkinlerde bulunacağız. Çocuklarını göndermeyen aileler ile bu konuda konuşacağız. Camiye göndermeleri için Kur'an-ı Kerim okumanın faziletlerini anlatarak teşvik edeceğiz. Ayrıca camiye daha önce gelip de şu anda gelmeyen öğrencilerimizin ailelerini ziyaret edip tekrar göndermelerini isteyecek ve onlara bu konuda gayretli davranmaları gerektiğini anlatmaya çalışacağız.

Unutmamalıyız ki bizler; bıkıp usanmadan tebliğde bulunan, Taif’te çocuklar ve deliler tarafından taşa tutulan ve yine de azmi kırılmayan bir peygamberin takipçileriyiz. Siyeri bol bol okumalıyız ki; karşılaştığımız zorluklar bizlere o kadar çok ağır gelmesin. Allah Resulü (as)’nün davrandığı gibi davranmasını bilelim. Davetçi olmanın şükrünü eda edebilelim. Bilelim ki bu davada olmasaydık belki biz de bu günkü şu garip kız gibi dünyevi bazı sebeplerden dolayı bunalımlara girip canımıza kıymak isteyebilir, ya da delirebilirdik. Veyahut farklı durumlarda da olabilirdik. Hamd olsun ki Allah yolunda bir mücadele içindeyiz. Zorluklar da bizlere hep mükafat olarak dönecektir. İnşallah muvahhid Müslümanların yol gösterdiği gibi davranırsak kazançlı çıkarız.

Çiğdem’in intihar girişiminin üzerinden aylar geçmişti. Çiğdem, intihar girişimi sebebi ile on beş gün yoğun bakımda kalmış hayati tehlikeyi atlattıktan on gün sonra da hiç kimse ile konuşmamış, olayın sebebini bu yüzden hiç kimse öğrenememişti. Yaşadıklarını bir türlü kaldıramamış olacak ki iyileştikten sonra çıldırmıştı. Ailesinin yakın takibinde olduğundan bir iki kez daha intiharı denemesine rağmen başaramamıştı.

Fatma arkadaşını defalarca ziyaret etmişti. Çiğdem, intihardan önce Fatma’ya bir mektup yazarak intihar sebebini anlatmıştı. Fatma olayı bildiğinden arkadaşının içine girdiği ruhsal buhrandan kurtulması için elinden geleni yapmıştı. Ama Çiğdem’in takıldığı başka şeyler vardı. Tüm yardımları cevapsız bırakmış ve sonunda da delirerek bir akıl hastanesine yatırılmıştı. Aylardır da bu hastanede tedavi görüyordu.

Bu gün okul sezonunun sonu idi. Öğrenciler karne alacaklardı. Fatma’da bir değişiklik hemen göze çarpıyordu. Uzun bir manto ve üzerinde de başını ve omuzlarını örtecek şekilde siyah renk bir örtü vardı. Aslında bir aydır örtünmüştü. Çarşaf giymeyi istediği halde okul okuduğundan manto ve eşarp ile yetinmişti.

Başlarda çok yadırganmasına rağmen kararlı ve tavizsiz tutumu onun ile alay etmeye çalışıp onu bundan men etmek isteyenlere geri adım attırmıştı. Çiğdem’in olayı ile, “Ben şunu çok iyi anladım ki İslam’ın emrettiği her şeyde muhakkak insanın faydası vardır. O emri yerine getirmediğimiz zaman da hep zararlı çıkan, yine biz insanlar olmuşuzdur. O halde kesinlikle örtünmek ve ölüme kadar da bir daha açılmamak bir mü’mine olarak boynumun borcudur” demiş. Başta bunu tuhaf karşılayan Ayşe hanım, kızındaki değişiklikleri hatırlayarak; “Sen bilirsin, istiyorsan örtünürsün” demiş ve onu kendi kararı ile baş başa bırakmıştı. Şükrü bey sevinmiş ve hatta; “Aferin kızım güzel bir seçim yaptın” diyerek Fatma’yı desteklemişti. Okulda başta sorunlar ile karşılaşmıştı. Bazı hocaları sınıftan çıkmasını istemiş, bazıları onu idareye şikayet ederek disiplin kuruluna vermeye kalkışmıştı. Ama sonunda hepsi bu tavırlarından vazgeçerek okulunda son ayı olduğundan karışmamışlardı.

Böylece okulun son gününe gelinmişti. Okula başı açık, etek giyerek başlamış, sonunda ise tepeden tırnağa örtülü olarak bitirmişti. İçinde hüzün vardı Fatma’nın. Çok sevdiği arkadaşı yoktu çünkü. Aslında daha çok onun böylesi bir duruma düşmesi ve ona yardım edememesi onu üzüyordu. Hatta için için kahrediyordu. Çiğdem’in intihar girişiminin nedenini öğrenmişti Fatma. Şimdiye kadar hiç kimseye söylememişti. İntiharından kaç gün sonra bir mektup gelmişti Fatma’ya. Bu mektup Çiğdem’dendi. İntihar girişiminden bir gün önce kaleme alınmıştı.

Başından geçen olayları tek tek anlatmış ve intihar edeceğini belirterek mektubun sonunda: “Canım arkadaşım! Umarım, bu sırrımı saklarsın. Çünkü, bu sırrımı sadece sen biliyorsun ve o şahıs biliyor. Eğer başarabilirsem, önce onu sonra da kendimi öldüreceğim. Bu sırrımı sakla” demişti. Eğer bu olmasa idi, çoktan her şeyi anlatmış ve çarpık düzenin insanları düşürdüğü hali gözler önüne sermeye çalışmıştı. Ama arkadaşının isteğini yerine getirmiş, bu sırrı hiç kimseye hatta çok sevdiği Hatice’ye bile açmamıştı. Sadece “tahminimde haklıymışım.” Diyerek dikkatleri Tarık’ın üzerine çekmiş, yalnız detaylara girmemişti.

Karnesini almış, eve gelmeye hazırlanırken, Tuba:

-Fatma! Diye seslenerek onun yanına geldi. Biz bu akşam arkadaşlar ile bir veda gecesi düzenleyeceğiz, gelir misin? Çoktandır seni aramızda görmüyoruz. Bu gece aramızda olmanı istiyoruz. Ne dersin gelecek misin? Dedi.

-Sadece kızlar mı gelecek, yoksa erkekler de olacak mı?

-Ya sana ne, sen gel. Hem sana ne erkeklerden, sen kendine bir kenara çekilirsin. Onlarla konuşmaz, ilgilenmezsin, olur biter.

-O kadar basit öyle mi? Allah bilir ne tür oyunlar hazırlamışsınızdır. Erkekler ile kol kola girip dans bile edersiniz. Gece yarısına kadar tepinip durursunuz.

-Veda gecesi bu kızım. Herhalde eğleneceğiz. Ağlayacak halimiz yok ya. Hem mezun da olduk. Onu da kutluyoruz.

-İnsanlar ayrılıklarda üzülürler. Siz ise seviniyorsunuz, öyle mi? Çiğdem’i ne çabuk unuttunuz? Niçin bu duruma düştüğünü az çok hepiniz tahmin edebiliyorsunuz.

-O aptallık yaptı. Kendisini çok fazla kaptırdı. Hem onun bizim konumuzla ne alakası var?

-Ne demek ne alakası var? Siz de orada erkekler ile el ele kol kola olmayacak mısınız? Bu gecenin yarın öbür gün sizlerden de birinin intiharına sebep olmayacağı ne malum? Hem bizler Müslüman olarak yabancı erkeklerle yalnız kalmamız, onlarla iç içe olmamız, haram. Hem de şiddetle haram.

 

-Bakıyorum sofuluğun tuttu yine. Düne kadar erkeklerle gezip tozan sen değil miydin? Parklarda şurada burada gezmelere giden hatta mektuplaşan?..

-Utanıyorum… Evet, o günleri hatırladıkça utanıyorum. Ama insanlardan değil. Çünkü insanlar o yaptıklarımı utanılacak hareketler, davranışlar olarak görmüyorlar. Utanıyorum, ama Allah’tan utanıyorum, Hazreti Resulullah (as)’tan utanıyorum. Onların haram kıldığı bir şeyi yapmış olmaktan utanıyorum. Allah’a şükür hakikati gördüm ve tövbe ederek geri döndüm.

-Sen tam radikalleşmişsin. Ben şimdiye kadar da bir hevestir gelip geçer diye düşünüyordum. Oysa sen tam bir dinci olmuşsun.

-Dindar olmak bizim için övünülecek bir şeydir. Bununla isimlendirilmek bana onur veriyor. Ben Müslümanım diyen herkes dindardır aslında. Bazıları gereklerini yerine getirir. Bazıları getirmez, fark buradadır. İslam yaşamak için gelmiş. Sadece bilinmek için değil. Ona inananlar da onu yaşamak zorundalar. Ancak bu şekilde görevlerini yerine getirmiş sayılırlar.

-Biz o kadarını bilmiyoruz. Biz böyle gördük. Ailelerimiz de Müslüman, ama örtünmeyi istemiyorlar. Hatta örtünsek bize kızarlar.

Erkekler ile arkadaşlık yapmamıza kızmıyorlar. Gezip tozmamıza kızmıyorlar. Biz bu geceleri onlardan habersiz mi yapıyoruz sanıyorsun? Bizim düğünlerimizde erkek-kız kol kola, kadın-erkek kol koladır. Babalarımız da bunu yapıyor, erkek kardeşlerimiz de bunu yapıyor, çevremizdeki insanlar da.

-Evet insanı üzen ve hayretler içinde bırakan bir durumdur bu. Haram olduğunu bile bile yapıyorlar bunu. Hangisine sorsan haramdır, ama adet olmuş diyeceklerdir. Bunun kadar üzücü olan biz yeni neslin onların bu yanlışlarını, doğru olarak görüp bunu böyle anlayıp kabullenmemizdir. Oysa ki “Biz atalarımızı bu şekilde gördük.” Diye cevap verenlere Allah:”Ya onlar yanlış yol üzerinde iseler?” diye karşılık veriyor. Bizler de akıl sahibiyiz. Allah bizden de hesap soracak ve kesinlikle “Annemizi, babamızı bu şekilde gördük, biz de böyle yaşadık suç bizim değil.” Cevabımız bizi azaptan kurtaramayacaktır.

Çünkü, Kur'an-ı Kerim de elimizde, İslami kitaplar da, Allah Resulü (SAV)’nün hayatı da. Tüm bunları istersek okuyabiliriz. Bunun dışında çevremizde İslam’ı yaşamaya çalışan binlerce insan mevcut. Onlar da bizlere anlatıyorlar. Ama biz onlardan çok, keyfimiz nasıl istiyorsa öylece hareket ediyoruz. Bak, ben gözlerinin önündeyim. Daha önceki hayatımı en iyi bilenlerdensin. Şimdi bana baktığında, farklılık görüyorsun. Neden? Çünkü, daha önce İslam’ın sadece inanç işi olduğunu sanıyordum. Şimdi ise hem inanç ve hem de yaşam şekli olduğunu anladım. Onun için bu farklılık ortaya çıktı. Toplumumuz da bunu birbirinden ayırmak zorunda. Yani İslam’a inanmak ile onu yaşamak bir bütündür.En çağdaş ülkenin kadını bile, İslam’a girdiğinde onun gereklerini yaşamak için hayat tarzını değiştirir.

-Ne yani… Müslümanız diye illa bunları yaşamak zorunda mıyız? Hem kalbimiz temiz olduktan sonra…

-Evet, yaşamak zorundayız. Allah’ın Peygamberi (SAV) bir hadisinde; “Mü’min ile kâfiri birbirinden ayıran en büyük alamet namazdır.” Buyuruyor. Namaz kılmadığında sen ve bir Hıristiyan günlerce beraber kalsanız, o senin Müslüman olduğunu nereden anlayacak? Ağzın ile söylesen bile sana “Hani yaşantın benimki gibi. Benden farksız yaşamıyorsun. Müslümanlık sadece ağızla mı olur?” der.

Yaşamadığın zaman insanları ikna edemediğin halde Allah’ı nasıl ikna edeceksin? O kalpleri en iyi bilendir. Kalplerin temiz olup olmadığını en iyi bilen odur. Nice “kalbimiz temizdir” deyip de dünyanın pisliğini yapanlar gördük. Halkın malını mülkünü gasp edenler, faiz yiyenler… bunlar da “kalbimiz temizdir” diyorlar. Siz sadece kendinizi avutuyorsunuz. Bu söze kendiniz bile inanmıyorsunuz. Ben de eskiden böyle derdim, ama şimdi kendimizin bile o yalanımıza inanmadığımızı anladım. Bunun için Tubacım, zararın neresinden dönülse kârdır.

-Bizim evi biliyorsun. Gelmek istersen ikindiden sonra oraya gel. Oradan beraber, kiraladığımız düğün salonuna gideriz. Gelmek istemezsen de sen bilirsin.

-Hayır, gelmeyeceğim. Bunun için gel burada mezuniyetini tebrik edeyim. Ara sıra görüşelim. Seni ne kadar sevdiğimi biliyorsun. Seni de kara çarşafın altına almayana kadar bırakmam!

-Zor alırsın. Belki de ben seni ondan çıkarır tekrar eski haline döndürürüm.

-Görürüz bakalım. Oldu… Hadi kendine iyi bak.

-Sen de… Sık sık ara olur mu?

Tamam der gibi başını salladı Fatma.

Okulunu başarı ile bitirmenin sevinciyle eve doğru yöneldi. Allah’a hamd ediyor ve hayırlı olmasını diliyordu. Bir ara saatine bakarak “Ooo, saat epey ilerlemiş. Sahi ya bugün Zehra’nın nişanı da var. Oraya da yetişmem lazım” diyerek adımlarını hızlandırdı. Ve gelip üzerini değiştirerek karnesini de gösterdikten sonra annesine;

-Anne biliyorsun bugün bizim Hatice’nin arkadaşlarından birinin nişanı var. Ben de davetliyim. Bir hediye almam iyi olacak. Ne dersin?

-Çok iyi olur kızım. Yalnız şu anda götürmek zorunda değilsin. İstersen de babana uğra ondan bir miktar para alıp hediyeni al.

-Çok iyi olur. Ona bir yüzük almayı düşünüyorum. Nasıl makbule geçer mi?

-Geçer, neden geçmesin ki… Hem de çok iyi olur. Eğer maddi durumları düşükse çok daha iyi olur.

-Hatice’nin dediğine göre damadın maddi durumu pek iyi değilmiş. En iyisi ben yüzük alayım. Babam dükkanda olur değil mi?

-Olur olur, nereye gidecek ki?

-Peki ben çıkıyorum, diyerek evden Hatice’yi almak için onların kapısını çaldı. Hatice de hazırlanmış onu bekliyordu.

-Ben de seni bekliyordum.

-Bizim dükkana uğrayabiliriz değil mi? Bir hediye almak istiyordum.

-Fazla uzun sürmez inşallah. Fazla geç kalmayalım. Onlara yardımcı olmam lazım.

-Hayır, fazla uzun sürmez. Bir miktar para alıp oradan da bir yüzük alıp gideriz.

-Oooho! Yüzük işi uzun sürer. Biz bayanlar kolay kolay bir şey beğenmeyiz.

-Çabuk gideriz, çabuk. Merak etme.

Babasından aldığı bir miktar para ile kuyumcular çarşısına girip beraber bir yüzük beğendikten sonra nişan evine yöneldiler. Evde onları Sümeyye karşıladı.

-Esselamu aleyküm, dedi Hatice.

-Aleykumusselam. Nerede kaldınız? Dünya kadar işimiz var. Haydi haydi hemen çabuk üzerinizdekileri çıkarıp işe…

-Dur hele! Biraz soluklanalım. Ne acelen var? Daha misafirler bile tam olarak gelmiş değil.

-Haydi haydi söylenme, seni bugün çok çalıştıracağız. Diye Hatice’ye takılan Sümeyye, Fatma’ya:

-Hayır, sen misafirimizsin. Sen otur ve gelin adayımız hanım efendi ile sohbet et. Sana biraz tecrübe aktarsın. Yarın öbür gün sana da lazım olur. Dedi.

-Ne misafiri, bana misafir muamelesi mi yapacaksınız? Bakın bunu kabul etmem.

-Bu seferlik bizi seyret. Tecrübe kazan, başka sefer de sen çalışırsın. Bak! İşte Zehra da geldi.

-Hoş geldiniz.. sefalar getirdiniz. Nerede kaldınız?

Hatice:

-Biraz işimiz çıktı. Ancak gelebildik, dedi.

Zehra Fatma’ya döndü;

-Başım gözüm üstüne geldin, aziz misafirim. Nasılsın iyisin inşallah.

-Allah razı olsun, çok iyiyim. Sizi gördükçe daha da iyi oluyorum. Sen nasılsın?

-Nasıl olayım? Nişanlanan bir kız gibiyim. Hem gülüyorum, hem ağlıyorum. Hani böyle derler ya! Haydi gel biz şuraya geçip sohbetimize orada devam edelim. Bunların işleri vardır. Diğerlerine dönerek; “İyi çalışın, nişanımda olumsuzluk istemem. Misafirlerin çok memnun ayrılması lazım, tamam mı?!” Dedi. Bu latifesi ile gülüştüler.

Fatma ile Zehra sohbete dalmışlardı bile.

-Sahi siz nasıl evleniyorsunuz? Diye sordu Fatma.

-Herkesin evlendiği gibi.

-(Gülümseyerek) Biliyorum da… Tanışmanız nasıl oluyor? Son dönemlerde flört diye bir şey çıkmış. İslam’da o haram. Peki çiftler birbirlerini nasıl tanıyorlar?

-Senin de dediğin gibi flört denilen şey İslam’da yok. İslam’da görücü usulü dedikleri çiftlerin evlenmek kastı ile bir araya gelmeleri var.

-Peki sadece bir kez birbirini görmek yetiyor mu? Daha sonra sorun çıkmıyor mu?

-Bunun öncesi de var. Öyle pat diye olmuyor ki…

-Öncesi mi, o nasıl oluyor?

-Meraklısın bakıyorum. Öğrenmek için merak gerekli. Meraklı olman hoşuma gitti. İlmi konularda tabii ki…

-Bu hep kafama takılan bir soruydu. Daha önceleri bu görücü usulü ile evlenenlerin nasıl evlilikten sonra sorunlu olmadıklarını, hatta çoğunun geçimsiz olduğunu düşünüyordum. Ama aynı zamanda da etrafımda görücü usulüyle evlenip de mutlu olanlar da çoktu. Bu hep kafamda çelişki olarak kaldı. Acaba hangisi daha doğru diye düşünüyordum. Şimdi bu sorumun cevabını bulmak istiyorum.

-Vermeye çalışırım. Erkek ve kız tarafı görüşme olmadan önce birbirleri hakkında araştırma yaparlar. Örneğin ben; bana teklif geldiğinde damat adayı hakkında bana bilgi verildi. Yani karakteri, şahsiyeti… Bunları açmam gerekirse; sinirli mi değil mi, sert mi yumuşak mı, cömert mi cimri mi, hepsinden önemlisi İslami davadaki fedakârlıkları, şuuru, takvası, ihlası, İslami şahsiyeti ile ilgili onu tanıyanlar tarafından muvahhid Müslümanlar aracılığıyla bana bilgi verildi. Aynı şekilde benim de bilgilerim bu saydığım çerçevede kendisine veriliyor. Tabi kız tarafının biraz daha geniş oluyor: Ev işlerindeki beceriklilik, misafir ağırlama, itaat, yumuşak başlılık… gibi bilgiler verilmeye çalışılıyor. Bu bilgiler ışığında her iki taraf düşünüp taşındıktan sonra eğer tamam görüşelim derlerse görüştürülürler.

Görüştürülmenin amacı tabi ki fiziki güzelliktir. Ne de olsa her iki taraf da insan. Bazen insanın kanı kaynamıyor. Bugünkü deyimiyle beğenme olmuyor. O zaman evlilik gerçekleşmiyor. Bazen dış görünüşe fazla önem vermeyen çiftler de çıkıyor. Bunlar ahlaki yapıdan dolayı birbirlerini kabul ediyorlar.

-Peki ya bilgi yanlış çıkarsa ne olacak? Sadece birbirini görmekle ve beğenmekle mutlu olunuyor mu? Yani bizzat tanımakla, tanıtılarak tanımak arasında fark var. Bu sorun olmuyor mu?

-Evlilik kısmı, Türk filmlerinde olduğu gibi tamamı ile toz pembe geçmez. Bizzat tanımaktan kasıt eğer öncesi diyalogsa, kardeşime şu kadarını söyleyeyim, evlilik öncesi beraberlik genelde yapmacık, suni hareketler doğuruyor. Yani karşı tarafı kaybetmemek için yapısında olmayan tavırlar sergilenir. Bunlar evlilikten sonra genelde hayal kırıklığı doğurur. “Sen eskiden böyle değildin, çok değiştin” sözünün temelinde evlilik öncesi ilişkilerdeki suni, yapmacık hareket ve tavırlar yatmaktadır. Bu tür evlilikler genelde daha çok mutsuz ediyor çiftleri. Oysa ki İslami usul evlilik akdi olduğu için kaybetme endişesi yok. Bunun için de yapmacık tavırlar sergilemeye gereksinim duyulmuyor.

Bilgilere gelince, bilgi getirenler güvenilir kimselerdir. Bilhassa bizim için bilgi getirenler bizi iyi tanıyorlar. Birbirine uygun yapıdaki insanları bir araya getirmeye çalışıyorlar. Ama mutlu bir evlilik bina etmek, İslami bir ailenin temelini atmaktır ki zaten İslam’ın çiftlere getirdiği evlilik içindeki karşılıklı yükümlülükler vardır. Bunlara her iki taraf uymak zorundadır. Uymadıkları zaman haliyle mutsuzluk ve huzursuzluk doğar. Pekala da tüm evlilikler mutlu olacak diye bir kural yok. İslami anlayışla evlenen çiftlerde de mutsuz olanlar olabiliyor. Bunun da temelinde yine genelde çiftlerden birinin ya da ikisinin İslam’ın belirlediği kaide ve kurallara uymaması ve görevlerini hakkıyla icra etmemesinden kaynaklanıyor.

-İslami yükümlülükler dedin, nedir bunlar? Biraz açar mısın?

-Aslında bunlar çok geniş konular. Bu hususun sınırlarını Allah Kur'an-ı Kerim’de belirlemiş. Ayrıca bir çok hadisi şerif de varid olmuştur. Bununla beraber bu konularda yazılmış bir çok eser var. Ben kısaca değineyim:

Hazreti Resulullah (as) bir hadislerinde; “Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakkı; Kadının ona itaat etmesi, malını koruması, evine istemediği kimseleri almamasıdır. Kadının erkek üzerindeki hakkı ise; erkeğin, onun zamanının örfüne ve gücüne göre giyimini, yeme-içmesini, barınmasını temin etmesidir.” Şeklinde buyuruyor.

Allah Resulü (SAV) çok veciz bir şekilde bu hakları dile getirmiştir. Tabii muhtelif yerlerde, çeşitli hadislerde bunlar detaylı açıklanmıştır. Bunlar için ilmihal kitaplarına bakılabilir.

En baştaki hakkı, erkeğin; kadının ona itaat etmesidir masiyeti yani Allah’a ve Resulü’ne isyanı emretmedikçe… Birinin kocası ona açılmasını emrederse veya namaz kılmamasını, oruç tutmamasını vs. isterse, kadın ona itaat etmez. Ama eğer içinde isyan yoksa, itaat etmek zorundadır. Dikkat edersen burada çok ince bir nükte var. Erkek kısmı hep hakimiyeti ister. Yapı olarak böyledir. Allah kadına, kocana itaat et dediğinde bir anlamda kadını kocasının şerrinden emin kılıyor. Nasıl diyeceksin?.. Kocasına baş kaldırıp da şiddetle karşılaşmayan çok az kadın vardır. Kadının kocasına itaat etmemesi, onun şiddet görmesine ve belki de ilerde boşanmanın oluşmasına sebebiyet veriyor. Bunun getirdiği yıkım ayrı bir konu, oraya girmeyelim. Ama itaat eden kadın, eğer erkek ahlaksız, yani bozuk karakterli değilse, bir müddet sonra inanır mısın, kocasına her istediğini yaptıracak dereceye geliyor. Çünkü erkek kısmı, kendisine itaat edene değer verir. Aynı zamanda da, değer verdiği şeyi elinden kaçırmak istemez. Bu sebeple eşini incitmemeye özen gösterir.

Malını koruması da çok önemlidir. Çünkü, o parayı kazanmak için çalışıp duran şahıs, malının çarçur edildiğini gördüğünde bu ona dokunur. İlk başlarda sorun olmasa da bu sonradan sorun olur. Kadının, kocasının malını ondan izinsiz harcamaması, ondan izinsiz kimseye vermemesi, eşyalarına özen göstermesi ve kadının tok gözlü olması, israf yapmaması… kısaca malı koruma anlamına gelir.

Üçüncü şık zaten açıktır. Erkeğin istemediği kimseyi eve almaması kadının sadakatini gösterir. Bu da erkeğin, yersiz kuruntulara kapılmasını önler. Evlilikte sevgi ve saygının yanında güven de esastır. Bir evlilikte güvensizlik oldu mu, o evlilik biter. İşte bu üçüncü maddeye riayet o güveni oluşturur. İkincisi saygıyı, üçüncüsü güveni… Bu üç şey evlilik binasını ayakta tutan kolonlardır.

Kadının, erkek üzerindeki hakları da; kocanın hanımının ve çocuklarının tüm masrafını üstlenmesidir. Giyim, barınak. İçecek, doktor vs. tepeden tırnağa her şey… Aynı zamanda da onlara İslami bir yaşantının ortamını hazırlaması ve bunun öncülüğünü yapması, ev halkına kötü davranmaması, onları sevmesi, sayması, onlara değer vermesi, verdiği sözü yerine getirmesi, onları küçük düşürmemesi… Kısacası genel anlamda baskıcı ve zorba olmamasıdır.

Fatma, anlatılanları pür dikkat dinlemişti. Zehra anlatacaklarını bitirince Fatma:

-Allah razı olsun, dedi. Kısa ve öz bir anlatım ile beni aydınlattın. İnşallah kendi çapımda ben de araştırma yaparım ve sohbetlere katılarak bilgi edinirim. Zaten okul da bitti. Camiye başlamaya karar verdim.

-Tebrik ederim. Çok güzel bir karar. Biz de senin gelmeni dört gözle bekleyeceğiz. İnşallah hem senin ve hem de bizim için hayırlı olur.

-Konuşmaya daldık unuttum. Damat adayı.. Kim, nasıl biri?..

-Damat adayı üniversite okuyor. Muhacir, yani evden ayrılmış. Yalnız yaşıyor.

-Muhacir mi neden?

-Babası, İslami davadan vazgeçmesini istemiş. “Eğer vazgeçmezsen evimden git!” deyince o da; “Ben davamdan vazgeçmem, çekip giderim” diyerek evden ayrılmış. Her halde bu yaklaşık bir yıldır da eve gitmiyor.

-Peki nerde kalıyor?

-Nerde kaldığını bilmiyorum. Yalnız tahminimce bazı arkadaşlarının evinde kalıyordur. Yani muhacire ensar bulunur.

-Doğru, muhacir ensarsız olmaz. Hiçbir iş yapmıyor tabii..

-Nasıl, çok önemli bir iş yapıyor. Camide ders veriyor. Kastın dünyevi işse, hayır. Şu anda yapmıyor. İnşallah evlendikten sonra yapar.

-Mesleği falan var mı?

-İnan ki o kadarını sormadım. Zaten beni ilgilendiren iş yapıp yapmadığı değil, İslami davada hizmet ehli olup olmadığı ve ne kadar fedakâr olduğu… Geçime gelince, açlıktan ölmeyiz ya… Önemli olan Müslümanca yaşamak. Mücahid ve mücahideler yetiştirmek. Gerisi dünyaya düşkün olanların düşüneceği şeyler. Zaten muhacirdir dediklerinde tamam dedim, bununla yaşanır.

-Neden öyle düşündün?

-Muhacirler İslam için her şeylerinden geçtiklerinden daha içten, samimi, duygu yüklü olurlar. Ayrıca insanı ahiret kurtuluşuna götürürler. Yiğit olurlar. Hazreti Ali; “Kızlarınızı yiğitlere verin. Onları sevmezlerse bile zulüm de etmezler” diyor. Bir de onlarla beraber olup onların çektikleri sıkıntılar, zorluklar ve meşakkatlerde destek olunduğu için onların kazandıkları hayrın aynısını kazanmak da var. Bu da az işle çok şey kazanmak demektir. Hazreti Resulullah (as)’a gelip; “Ya Resulullah! Erkekler cihada çıkıyorlar, cihadın en büyük hayrını kazanıyorlar. Oysa biz kadınlara farz değil, çıkmıyoruz. Peki o hayra biz nasıl nail olacağız?” diye soran bayan sahabeye Hazreti Resulullah (as); “Erkeklerinize sorun çıkarmamanız, onlara destek olmanız, onlar cihadda iken onların malına, mülküne, çocuklarına bakmanız size kocalarınızın hayrının aynısını kazandırır” buyurarak biz kadınlara büyük bir hazinenin yolunu göstererek az emekle çok kazanmayı öğretmiştir.

-Desene kârlı bir iş yapmışsın.

-Dilerim bu kârlı işi tüm kardeşler yapmaya çalışırlar da… Dünya malını, rahatını değil de davayı, ahireti ön planda tutarak evlilik tercihlerini ona göre yaparlar.

Bu arada Hatice yaklaşarak;

-Ne o fısıldaşıyorsunuz? Konuşmanızı biraz erteleyin. Misafirler gelmeye başladı, dedi.

Misafirler yavaş yavaş gelmeye başlamışlardı. Zehra’nın ailesinin maddi durumu normaldi. Üç odalı evlerinin tüm odaları misafirlerle dolmuştu. Misafirlere adet üzere tatlı ve şerbet türü içecekler hazırlanmıştı. Misafirlerini iyi ağırlamanın telaşı vardı burada da, her nişan evinde olduğu gibi.

Zehra ve Fatma da mutfağa geçerek diğerlerine yardım etmeye başladılar. Bir yandan bardaklar, tabaklar hazırlanırken diğer yandan tatlı ve pastalar yerleştiriliyor ve içecekler dolduruluyordu. Erkekler ayrı, kadınlar ayrı odalarda oturmuşlardı. İkramlarda bu göz önüne alınarak yapılıyordu.

Hatice, Zehra’ya döndü:

-Geç oluyor. Hadi gel. Senin hazırlanman lazım. Fatma, istiyorsan sen de bizimle gel, diyerek hep beraber Zehra’yı hazırlamak için çocuklara ayrılan odadan çocukları çıkarıp onu hazırlamaya başladılar. Fatma merakla sordu:

-Çalgı falan kullanılmıyor herhalde…

-Evet, toplumumuzda adet olan çalgı hem kullanılış şekli ile hem de erkek ve kadınların karışmasından dolayı haramdır. Bunu biliyorsun zaten.

-Onu biliyorum da… Sadece bayanların bulunduğu yerde de çalınmıyor mu?

-Hayır, onun yerine başka şeyler yapıyoruz. Bunu da şu anda söylemem. Bekle ve gör, dedi Hatice.

Gelin adayını giydirip başına güzel bir örtü de örttükten sonra, onu misafirlerin bulunduğu geniş odaya götürdüler. Odaya girip oturduktan sonra salavat-ı şerifeler çekilmeye ve tekbirler getirilmeye başlanmıştı. Salavatlardan ve ara sıra çekilen tekbirlerden sonra ikramlar yapılmaya başlandı. Bir yandan ikram edilenler yeniyor, diğer yandan da sohbetler yapılıyordu. Tabii ki konu evlilik üzerine ve gelinin durumu idi. Şerbetler içilmiş, tatlılar, baklavalar, kuru pastalar yenmiş, sıra geline takılacak hediyelere gelmişti. Gelin herkesin görebileceği bir yere oturtulup hediye vermek isteyenler, gelip geline getirdikleri takıları takmaya başladılar. Fatma da getirdiği yüzüğü götürüp Zehra’nın parmağına taktı.

-Allah mesut ve mutlu bir hayat versin, diyerek tebriklerde bulunduktan sonra yerine dönerek Hatice’ye;

-Sahi Hatice! Bu nişan biraz farklı, dedi. Benim gördüğüm daha önceki nişanlara benzemiyor. Mesela şu takı ve hediye konusu… Adetlerde takıyı takanın ismi anılıp yüksek sesle ne taktığı dile getiriliyor. Oysaki burada öyle bir şey yok. Herkes sessizce gidip takısını takıp hediyesini verip geliyor, neden?

-Çok güzel bir soru. Aslında herkesin bunun üzerinde düşünmesi lazım. Biz, yüksek sesle ilan etmiyoruz. Çünkü, buraya davetli olanların tümünün maddi durumlarının yeterli olmadığı malum. Bağırılıp ilan edildiği zaman herkesin dikkatleri buna yoğunlaşıyor. Haliyle kimin getirip getirmediği belli oluyor. Bu durumda maddi durumu olmayanlar, mahcup olup utanıyor. Belki de sırf bu mahcubiyeti yaşamamak ve utanılacak duruma düşmemek için borçlananlar oluyor. Bu da onlara eziyet veriyor. Bu tür günler, güzel ve mutlu bir hayata atılan ilk adımlardırlar. Bu günlerde mutlu olmak lazım. Mutsuz değil. Bunun için sessiz takılması daha münasip. Hem ahlaken ve hem de insani olarak böyle olması daha güzel. Dikkat edersen kimi gidip hediyesini takarken kimi de oturmuş sohbet ediyor. Kimse fazla merak içinde değil. Bu da söz ettiğim olumsuzlukları bertaraf ediyor.

Az daha unutuyordum. Seninle konuşmaya daldım, çam sakızı çoban armağanı getirdiğim hediyeyi ben de takıp geliyorum, diyerek kalktı. Zehra’ya doğru gitti. Getirdiği bir altını, can arkadaşına takarken;

-Dilerim Hz. Fatma ve Aişe gibi mutlu ve bahtiyar olursun. Onların yaşantısına benzer bir yaşantıya ulaşırsın, dedi. Onu tebrik ettikten sonra hazırladıkları programı uygulamak için Sümeyye’nin yanına gidip hazırlıkların ne durumda olduğunu sordu.

-Hazırlıklarımız tamam. Erkeklere ses gitmemesi kaydıyla ilahiler söyleyeceğiz. İlahilerimiz hazır. İstiyorsanız başlayalım.

Takı takma işi de bitmiş, sıra artık ilahileri söylemeye gelmişti. Sesi güzel üç bayan, seslerini fazla yükseltmeden ilahi söylemeye başladı. Biri bitince diğerine başlıyorlardı. Bazen diğer misafirler de eşlik ediyor, hep beraber ilahi söylüyorlardı. Fatma, sorunun cevabını bulmuştu. Çalgı yerine ilahiler söyleniyor, bazen de salavat-ı şerifler getirilip, tekbirler çekiliyordu. Bu ilahi faslı da bitmişti. Saat de yavaş yavaş ilerliyordu.

Evin hanımı genç kızları çağırarak getirilen meyvelerin hazırlanıp, dağıtılmasını istedi. Zaten bundan sonra program bitecek ve herkes evine dağılacaktı.

Hatice’nin ağabeyi Hüseyin de nişan evinde idi. Çünkü damat adayı Hasan’dı. Hasan’ın ailesi kendisiyle ilgilenmedikleri için, İslami cemaat ve onun yakın arkadaşları ilgilenmişlerdi. Nişan evine de oluşturdukları küçük bir topluluk ile gitmişlerdi. Hasan’ın nişanı olur da Hüseyin ve Hamdullah olmazlar mı?.. Ne var ki Hasan çok utangaç olduğundan nişan evine gelmemişti. Neticede nişan bitmiş, konuklar evlerinin yolunu tutmuşlardı.

-Çok yorulduk, ama değdi doğrusu. Çok güzel bir nişan oldu. Umarım evlilikleri de böyle güzel olur, dedi Büşra eve doğru ilerleyip Hüseyin ile konuşurlarken.

-Biz yorulmadık. Sadece yedik, içtik. Bol bol İslami sohbet yaptık. Biraz dünyanın garipliğinden söz açıldı. Bir yandan şehid verilip cezaevlerine giriliyorken, bir yandan da evleniliyor. Çok tuhaf!.. Dünya hayatı böyle işte… Mücadele içinde oldu mu insan, her şeyi bir arada yaşıyor, görüyor, tadıyor…

-Hayat, bu tür şeylerle tatlanıyor zaten. İslami bir mücadele olmadığında dünyanın ne tadı var ki? Evet zor ve zahmetli, ama olsun. Allah için olduktan sonra gam değil. İnanır mısın, başımın dik olmasını sağlayan, benim aileme taviz vermeyip yine onlara teslim olmamak için yaptığım hicretimdir. Eğer teslim olsaydım, Allah bilir şu an ne durumda olurdum. İmanın gitmesidir insanı mahfeden, yok edip tar-u mar eden, hem dünyada hem de ahirette rezil eden. Bunun dışında başka hiçbir şey değil.

-Senin bu mücadele azmini, İslam’a olan bağlılığını, cesaretin ve daha önemlisi bana engel değil, destek olup beni takviye etmen ve bilhassa “Yemin ederim davadan döndüğün gün seni terk ederim. Allah muhafaza bir gün İslam’a ve Müslümanlara ihanet içine girersen seni kendi ellerimle öldürürüm” sözünü hatırladıkça sana olan muhabbet ve sevgim artıyor. Allah’a hamd ediyorum. Dilerim tüm bacılar bu anlayışta olurlar. Eşlerine davada engel değil, destek olup onların davada daha çok hizmet etmeleri için ellerinden geleni yaparlar.

-Damat adayı hicretliydi değil mi?

-Evet, hem hicretli, hem de işsiz güçsüz. Doğrusu bacı yaman çıktı. Hareketi takdire şayan. Hem maddi olarak hiçbir şey istemedi. Hem de hicretli birini tercih etti.

-Bizim kardeşlerin geneli böyle. Davada olup mücadele ettikten sonra gerisine bakmazlar. Tek tük memur, maaşlı ya da zengin birilerini tercih edenler oluyor. Ama çoğunluk adayın İslami hayatına ve mücadeledeki yerine bakıyor. Muhacir de olsa fark etmiyor, mahkum da olsa… Ya da bunların akıbetleriyle karşı karşıya olabilecekler de olsa. Yeter ki İslami Cemaatle olsunlar. Bizim kardeşleri dünya malına ve hayatına düşkün mü sanıyorsun?

-Olmadığını biliyorum. Bu da bizleri sevindiriyor. Asıl olan İslami bir yuva kurabilmek. Rızk Allah’a aittir. Bugünün fakiri yarının zengini, bugünün zengini de yarının fakiri olabilir. Eğer ölçü dünya olursa, insanlar zarar eder. Çünkü akıbetler Allah’ın ilmindedir. Bu yüzden Allah’a dayanmak ve onun rızasını umarak evlilik yapmak inanıyorum ki insanı bu işte felaha erdirir.

Karı koca önde hem konuşuyorlar hem de ilerliyorlarken Hatice ve Fatma da geriden onları takip ediyordu. Bir gün de böyle geçmişti.

Susanıngülleri 2006 - 2014 © | Tüm Hakları Saklıdır